Hızlı Arama

ROLDE YARATICILIK

Muz Olabilmek ve Oskar

Bu site için benden bir yazı istendiğinde oldukça kararsız kaldım konuya karar vermekte. Bir psikoterapist ve co-psikodramatist olarak çok sık kullandığım teknikler aslında sahne ve rol üzerine kurulu. İçgörü kazanmak ve empati kurmak için danışanın rol değiştirmeyi deneyimlemesini sağlamak, gözlemlerime göre belki de en hızlı ve en etkin değişimi getiren yöntemler. Bu iki “sanatın”; yani psikoterapi ve sinemanın kesişen çok fazla yönü var ve rol ile yaratıcılık kendi alanım içinde bahsedebileceklerimden ilk ikisi.

Özellikle çocuklarla inanılmaz eğlenceli bulduğum bir spontanite oyunu var. “Muz ol, kabak ol, şimdi de şemsiye ol” dedikçe nasıl bir esneklikle şekilden şekile girdiklerini denemelisiniz. İki veya daha fazla ufaklık varsa onları bir çiçek ile bir böcek, bir toz zerresi ile süpürge, güneş ile buz, saç ile tarak ve yaratıcılığınız kadar sınırsız sayıdaki eşleşmelerle dakikalarca oynatabilirsiniz. Devamı ise farkındalık kısmı, ben psikoterapide yetişkinlerle çalıştığım için bundan sonrasını onlardan gözlemledim. “Ne rolü aldım? Neden buz oldum? Erimeye karşı direndim, neden? Saç olarak dolaşıp durmam hayatta yaptığım neye benziyor?” sorularını kendine soranlar genellikle bir çağrışım veya bir anıyla paylaşım yaptılar. Buradan da günlük hayatlarında üstlendikleri rollerle bağlantılar kurdular, farkındalıklar yaşadılar.

Çocuklarla yetişkinler arasındaki en önemli fark yaratıcılık seviyeleri. Bir araştıma gösteriyor ki 5 yaşlarında %90 seviyelerinde olan yeni fikirler üretme eğilimimiz, 7 yaşında %5’lere, yetişkinlikte ise %2’lere kadar gerilemekte. Hayatımızın iki yılında ne mi oluyor da bu kadar sert bir düşüş yaşıyoruz? Okula başlıyoruz. Doğruyu, yanlışı öğreniyoruz. Beynimizin sağ lobundan sol lobunu kullanmaya doğru bir geçiş yapıyoruz. “Okula soru işareti olarak girip nokta olarak çıkıyoruz” diyor yazar Van Oech. “Bilmeye” başlıyor, “üretmeyi” bırakıyoruz. Her şeyin tek bir cevabı olduğu yanılsamasıyla yaşamaya başlıyoruz.

Bu nokta sanırım oyunculukla da bağlayabileceğim kısım. Bir karakter yaratmak sorumluluğunu üstlenen oyuncu duygu ve davranış veri bankalarındaki sonsuz kombinasyonlardan bazılarını ortaya çıkarmak zorunda. Yani, bir caniyi oynarken olmayan bir özelliğini öğrenip, “mış” gibi yapmaya çalışmak değil yapılan. Kendini bırakıp, sosyal, kültürel, etik, vicdani ve daha bir sürü nedenlerle derinlere gömdüğü o yanına dokunup canlandırmak. Unuttuğu, artık kullanmadığı yaratıcılığını kullanarak o karakteri yaşamak. Diğer türlüsü ise “rol” olmaktan öteye gidemiyor, tıpkı iki beden büyük bir elbise gibi eğreti duruyor.

O zaman öncelik, kendimizi tanımak ve içimizdeki farklılıkları, zıtlıkları olduğu gibi kabullenmek, onlarla barışık olmak gibi görünüyor. Bu, tek bir “ben” yaratma iddiasında olan bizler için oldukça zor, ama imkansız değil. İhtiyacımız olan yaratıcılık, psikodramanın kurucusu Moreno’nun dediği gibi “cesaret gerektiriyor”.




Sevgili çöp adam'ım

Hepimiz birer oyuncuyuz aslinda. Sürekli rolden role giren; eş olurken farklı konuşan, anne olunca başka davranan, okuldaki öğrencilerinin karşısında belki daha ciddi duran ama eski arkadaşları ile konuşurken espriler yapan “sözümona” tek bir kişiyiz.

devamı »